11 Kasım 2009 Çarşamba

PERS ORDUSU BULUNDU!!!


Arkeolog kardeşler Angelo ve Alfredo Castiglioni, ilk kez Yunan tarihçi Heredot’un anlatılarında geçen kayıp Pers ordusunun izlerini bulduklarını açıkladı. Sahra Çölü’nde Siwa yakınlarında yüzlerce insan kemiği, silah ve mücevherler bulan arkeologlar, kalıntıların 2 ,500 yıl önce kum fırtınasına yakalanarak sırra kadem basan 50 bin kişilik orduya ait olabileceğini öne sürdü.20 yıl önce firavunlar şehri olarak da bilinen altın şehir “Berenike Panchrysos”u keşfeden Castiglioni kardeşler, ordunun fırtınadan korunmak için altına sığındıkları yaklaşık 35 metrelik kayayı keşfettiklerini aktardı. Bir süre sonra tarihi kral Kambises zamanına kadar uzanan Ahameniş stili ok uçları ve bronz bir bıçak da bulan arkeologların şüpheleri kuvvetlendi. Antik haritaları inceleyen kardeşler, ordunun kervan yolu rotasından gitmediğini, bu nedenle kaşiflerin ve arkeologların ordunun varlığına dair hiçbir ipucuna rastlayamadığını belirtti. Heredot’a göre 2. Kambises’in ordusu, M.Ö 525’de Amon Tapınağı kahinini yoketmek üzere Teb kentinden Siwa Vahası’na doğru yola çıktı. 7 günlük yoldan sonra vahaya varan orduyu bir daha gören olmadı. “Güneyden kalkan güçlü ve ölümcül bir rüzgar, kumdan oluşan muazzam sütunlar halinde eserek birlikleri yuttu”.
--Hürriyet Gazetesi--
Kemiklerin görünümü 2500 yıllık bir süreç için çok beyaz ve yeni gözükmüyor mu???Sanki biraz magazinsel bir haber gibi geldi bana...
Efe SUBAŞI

17 Ekim 2009 Cumartesi

"YOKLAMA ALMIYORUM, DERSE GELMEYİN" DİYEN HOCA...

Başlıkta ki cümleyi aynen öğrencilerine sarfeden bir akademisyen düşleyebiliyor musunuz??Akademisyen, öğretim görevlisi, üniversite hocası..Kulağa ne kadar hoş gelen tabirler oysa ki...Onca yıl mürekkep yalamış, çabalamış, iyi yerlere gelen ve ülkenin aydınları olarak gösterilen bu insanlar acaba emeklerine ve "aydın" sıfatına layık olabiliyorlar mı?
Olay şöyle gelişiyor : 4.sınıf arkeolojinin ......... dersi... Derse ufacık bir derslik verilmesi üzerine insanlar balık istifi gibi dersi dinlemeye çalışıyorlar..Hocada bu durumdan rahatsız..Hocanın rahatsız olması hoş bir olay..Fakat bunun çözümü olarak öğrencilerine, "Çocuklar yoklama almıyorum, sınıfta küçük, hepiniz derse gelmeyin en iyisi..Ama sınavdan sınavada gözükmeyin, arada uğrayın" diyor..Bunun üzerine bizzat ben farklı bir öneri sunuyorum hocanın kendisine ; "Hocam bu saatte amfiler genellikle boş oluyor..Dersi bir amfiye alsak daha iyi olmaz mı?" diyorum ve aldığım cevabı size aynen aktarıyorum : "Çok uğraştırırlar, hem amfiye alırsak dersi o zaman yoklama almam gerekir."Evet bu cevaptan sonra denecek fazla birşey yok sanırım...Kimsede sesini çıkartıp üstelemedi konuyu...
Ve ertesi hafta...Sınıf 5-10 kişi...Hocanın keyfi yerinde...Kimseyide rahatsız eden bir şey yok...
Hocanın teklifi tabiri caizse ahlaksız bir teklif kanımca...Ama rahatsız edici bir durum daha var..O da öğrencilerin işine gelmesi bu teklifin...
Yorumsuz...

Efe SUBAŞI

8 Eylül 2009 Salı

PREHİSTORYA, PROTOHİSTORYA ve KLASİK ARKEOLOJİ

Daha önce blogda arkeoloji ve sanat tarihi bölümlerinin bir arada okutulacağına dair bir duyum aldığımı yazmıştım. Fakat bu haberin gerçeklik payının olmadığını öğrendim.Hatta ve hatta böyle bir birleşmeden ziyade arkeoloji bölümünün anabilim dalları başlı başına bir bölüm olarak ayrılıyor bu sene.Bu ayrım planı bir kaç senedir dillerde dolaşıyordu fakat bu kadar hızlı gerçekleşeceğini sanmıyordum açıkcası.Yani uzun lafın kısası artık arkeoloji bölümü yerine prehistorya, protohistorya ve klasik arkeoloji bölümleri boy gösterecek.Yani eski düzene geçiş söz konusu..
Bence oldukça yerinde bir ayrım oldu.Çünkü bu 3 anabilim dalı 4 sene içerisinde "biraz ondan birazda bundan" mantığı güdülerek okutuluyordu.Oysa ki bu 3 anabilim dalı başlı başına bir uzmanlık alanı ve bu anabilim dallarından herhangi birini ihtisas konusu olarak seçmek isteyen öğrenci malesef bu hedefi doğrultusunda 4 sene içerisinde birkaç adım atabiliyordu.4 sene içerisinde zorunlu dersler derken, derslerin kontejyanı doldu derken eğitimini almak istediği anabilim dalı dışındaki dallara yöneliyordu mecburen.Ama artık bu seneden itibaren bence gerektiği şekilde eğitimi verilecek bu 3 anabilim dalının.Ve 4 sene sonunda daha donanımlı arkeologlar yetişmiş olacak şüphesiz ki...Daha uzman, daha iyi prehistoryenler, protohistoryacılar ve her daim zembil yolcuları klasik arkeologlar...

Efe SUBAŞI

6 Eylül 2009 Pazar

BİR MİLYON YAŞINDA TAŞ BALTALAR BULUNDU

İspanya’nın güneyinde, 70′li yıllardaki kazılarda bulunan taş baltaların yaklaşık bir milyon yıllık olduğu belirlendi.
Nature adlı dergide yayımlanan ve ABD’nin prestijli Berkley Üniversitesi Jeokronoloji Merkezi tarafından yapılan araştırmada, bugüne kadar Avrupa’da bulunan taş baltaların 500 bin yıllık, İspanya’nın La Solana del Zamborino ve Estrecho del Quipar kazılarında bulunan baltaların ise 760 bin yıl ila 900 bin yıllık olduğu belirtiliyor.
Makalede, Afrika’da bir buçuk milyon yıllık baltaların bulunduğunu, bu buluşun, Paleolitik dönemde büyük bir teknolojik sıçrama olduğunu ve bu tür baltaların sahiplerine daha fazla hayata kalma şansı sağladığını gösterdiği ifade ediliyor.
Makalede, İspanya’da bulunan taş baltaların da yaklaşık bir milyon yıllık olmasının, Afrika ve Avrupa’da aynı dönemlerde insanların balta kullanmaya başladığını gösterdiği kaydediliyor.
Baltaların yaşı, araştırmayı yapan Gary Scott ve Luis Gilbert adlı bilim adamları tarafından “magnetostratigrafi” adlı teknikle belirlendi.
Araştırmacılar, kullandıkları teknik sayesinde, bu taş baltaların dünyanın kutup magnetik alanındaki son değişim olan 780 bin yıl öncesine, yani üst Pleistosen dönemine ait mineral unsurlar içerdiğini tespit etti.
Bilim adamları, “Üst Pleistosen döneminde kutup alanı ters. O dönemde pusula olsaydı, iğnesi kuzeyi değil güneyi gösterirdi” diye konuştu.

ntvmsnbc.com

TARIM AVRUPA'YA ANADOLU'DAN YAYILMIŞ OLABİLİR

2005-2006 yıllarında İznik Müze Müdürlüğü Başkanlığı’nda yürütülen Barcın Höyük kazısı, 2007’den bu yana Hollanda Araştırma Enstitüsü Başkanlığı’nda ve Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın denetiminde yapılıyor.
Hollanda Amsterdam Free Üniversitesi, İngiltere College Londra, Cambridge Üniversitesi, Liverpool Üniversitesi, Yeni Bulgaristan Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Ege Üniversitesi ve Bilkent Üniversitesi’nden gelen öğretim elemanları ve öğrencilerden oluşan uluslararası ekip tarafından Barcın Höyük’te yapılan bu yılki çalışmalar tamamlandı. Dördüncü yılın içinde bulunan Barcın Höyük kazılarından bugüne kadar ortaya çıkan bulgular, Neolitik Çağ yaşamının belki ipuçlarını veriyor. Ancak, o dönemin düğümünü gerçek anlamda çözebilmek için yıllar sürecek bir çalışmanın yapılması gerekiyor.
-“TARIMIN AVRUPA’YA BURADAN YAYILDIĞINI DÜŞÜNÜYORUZ”-
Barcın Höyük’te elde edilen bulgular önemli bir varsayımı da beraberinde getiriyor: Tarım Avrupa’ya Anadolu’dan yayılmış olabilir. Konuya ilişkin bilgi veren Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Görevlisi Dr. Rana Özbal, “Tarımın Balkanlar’a buradan yayıldığını düşünüyoruz. Ancak, şu aşamada bunu kesin bir yargı olarak ortaya koymak zor. Belki de uzun zamana yayılacak çalışmalar bize bu durumu netleştirecek” dedi. Özbal, amaçlarının bölgenin en eski tarihine ulaşmak olduğunu ve Yenişehir havzasındaki kazıların henüz başlangıç sayılabileceğini belirterek şöyle konuştu:
“Geçirdiğimiz dört kazı sezonu sonunda neolitik katmanda önemli verilere ulaştık. Elde edeceğimiz mimari kalıntılar, taş alet ve seramik parçaları sayesinde, Barcın Höyüklülerin günlük yaşayışlarını, inançlarını ve kültürlerini daha iyi anlayabileceğiz.”
Tarihöncesi arkeolojik yerleşmeleri açısından zengin olan Yenişehir’de Barcın Höyük dışında, Babasultan, Çardak, Köprühisar, Marmaracık, Söylemiş, Karasıl (Karasıl I – II) ve Menteşe Höyükleri olmak üzere toplam 8 Höyük daha var. Bu höyükler de ilk çapanın vurulacağı günü bekliyorlar.

abhaber.com

4 Eylül 2009 Cuma

ÖREN YERLERİNE KAYNAK AYIRMAKTA SIKINTI ÇEKİLİYOR

Muğla genelinde 9 arkeolojik kazı ve 12 yüzey araştırmasında çalışan yaklaşık 50 yerli ve yabancı arkeolog, 1.Muğla Arkeolojik kazılar ve yüzey araştırmaları sempozyumunda buluştu.
Vali Altıparmak, Muğla Valiliğinde, İl Kültür ve Turizm Müdürlüğünce düzenlenen 1. Muğla Arkeolojik Kazı ve Yüzey Araştırmaları Sempozyumu’nda yaptığı konuşmada, ören yerlerine kaynak ayırmakta sıkıntı çektiklerini söyledi.
Muğla’daki ören yerlerinin hızla turizme kazandırılması gerektiğini ifade eden Vali Altıparmak, ”Anadolu enteresan bir yer, örfümüzü bu şekilde kazanmış değiliz. Yüzyılların birikimi olarak yemek kültürümüz, yaşam kültürümüz bugün bu noktada, sizler de bunu iğneyle kuyu kazar gibi kazarak çıkarıyorsunuz” dedi.
Bu tarihi mekanların bir şekilde insanların göz zevkine sunulması gerektiğine işaret eden Vali Altıparmak, ”Bu mekanları ziyaret edenlerden ücret alabilmeliyiz. Bu şekilde bir sonraki kazılarımızı finanse edebiliriz. Yapılan çalışmalarla üstteki birtakım kültürel değerleri elde ettik, bundan sonra bunları nasıl sergileriz, nasıl kaynak elde edebiliriz bunun hesabını yapmalıyız” diye konuştu.
Altıparmak, Atina’da bir müzeyi ziyaret ettiğini, oradaki eser sayısının Muğla’daki kazı alanlarında bulunan eser sayısından az olduğunu ifade ederek, şunları söyledi:
”Orada sergilenen eserlerin çoğu bizim açık hava müzesi olarak düşündüğümüz alanlardaki sütunlar ve benzeri şeyler getirilerek oluşturulmuş. Sizin kazı yaptığınız alanlardaki kazı evlerini ve eserlerini düşünün, inanılmaz bir zenginlik, her ören yeri bugün açık hava müzesi olabilecek durumda. Böyle bir zenginliğin üzerindeyiz ama onların bir müzede elde ettiği geliri biz 200 ören yerinde elde edemiyoruz.”
Vali Altıparmak, yüzlerce ören yerinin kontrolsüz şekilde birtakım definecilerin elinde olduğunu savundu.

Güney Ege

30 Ağustos 2009 Pazar

MÜZE KART'TAKİ SINIRLAMA TEPKİ ÇEKİYOR

Turizm Bakanlığı’nın geçen yıl haziran ayında uygulamaya koyduğu Müze Kart, her müzenin kapısını açmıyor. Bakanlığa bağlı 317 müze ve ören yerinde kullanılan kart, Topkapı Sarayı içindeki harem dairesi, Meryem Ana, Efes’teki Yamaçevler, Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi’ndeki Karyalı Prenses Cam Batığı Salonu ve Göreme Açıkhava Müzesi’ndeki Karanlık Kilise’de geçmiyor.
Bu alanları ziyaret etmek için ek ücret ödemek zorunda kalmalarına tepki gösteren kart sahiplerine bakanlık, “Meryemana bize bağlı değil. Diğer yerlerin de taşıma kapasitesi düşük. Hassas tarihî dokuya sahip bu alan aşırı ziyarette zarar görüyor.” açıklamasını yapıyor.
Kısa sürede 900 bin kişi tarafından satın alınan Müze Kart, bir yıl süreyle bakanlığa bağlı 187 müze ve 130 ören yerini sınırsız gezme imkânı sunuyor. Ücreti 20 lira olan, öğrenci ve öğretmenlerin 10 liraya alabildiği kartın, Efes içindeki Yamaçevleri ve Meryem Ana’yı kapsamaması ise tepki çekiyor. Ziyaretçiler, 20 lira ödeyerek girdikleri Yamaçevler için 15, Meryemana için de 2,5 lira ek ücret vermek zorunda kalıyor.
Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ise kartın her müzede geçerli olmamasını eleştirenlere şöyle cevap veriyor: “Müze Kart, bakanlığımıza bağlı 317 müze ve ören yerinde geçerli. 20 lira karşılığında, bir yıl boyunca sınırsız giriş imkanı sağlıyor. Meryemana Evi ise bize bağlı değil. Efes ören yeri içinde bulunan Yamaçevleri de eskiden beri biletle ziyaret edilen bir bölüm. Taşıma kapasitesi düşük olan ve hassas tarihî dokusu sebebiyle aşırı ziyarete müsait olmayan Yamaçevler’e Müze Kart ile girilmemekte. Buralardan ayrı ücret alınmasının sebebi daha fazla gelir elde etmek değil, fiziki şartlarının çok fazla ziyarete müsaade etmemesi.”

24 Ağustos 2009 Pazartesi

2 BİN YILLIK MÜHENDİSLİK HARİKASI

Likya Birliği’nin başkenti Patara’nın su iletim ve dağıtım hattının 2 bin yıl önce bugünün mühendisliğine uygun şekilde inşa edildiği bildirildi.
Antalya’nın Kaş ilçesine bağlı Patara Antik Kenti’ndeki su yolları TÜBİTAK, Akdeniz Üniversitesi ve Pamukkale Üniversitesi iş birliğinde araştırılıyor. Patara Kazı Başkanı ve Akdeniz Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Havva İşkan Işık, arkeolojik alanlarda ilk kez bir su yolunun incelendiğini belirtirken, 2 bin yıl önce yapılan su taşıma sisteminde bugün mühendislik açısından bilinen her türlü kuralın kullanıldığını söyledi.
Prof. Dr. Işık, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Likya Birliği’nin başkenti Patara’da kazı çalışmalarının 20. yılını doldurduğunu ve çalışmaların yüz yıl daha sürebileceğini söyledi.
Kazı çalışmaları kapmasında TÜBİTAK ve Pamukkale Üniversitesi iş birliğiyle “Patara Su Yolları ve Sistemleri Projesi”nin de yürütüldüğünü vurgulayan Işık, antik kente 21 kilometre uzaktan getirilen suyun mecrasını izlediklerini dile getirdi.
Su yolunun, çıktığı kaynaktan kent içi dağıtım şebekesine kadar her türlü ayrıntısıyla ele alındığını belirten Işık, şöyle konuştu: “Türkiye’de ve belki de dünyada ilk olarak su yolunu bir arkeolojik alanda izliyoruz. Su yolunu mühendislik, mimarlık ve tarihi konsepti açısından ayrı ayrı inceliyoruz. Bilinen, bu su yolunun Roma çağında oturtulduğuydu. Ama bunun böyle olması zaten mümkün değil. Çünkü onlardan 3 bin yıl önce de burada bir yaşam, kent vardı. Su yolu Romalılar tarafından değil, Likyalılar tarafından yapılmış. Romalılar, bir deprem sonrası su yolunu onarmışlar ve yenilemişler. Burası mühendislik açısından fevkalade önem taşıyor. Çünkü 2 bin yıl önce yapılan su taşıma sisteminde bugün mühendislik açısından bilinen her türlü kural uygulanmış.”

Milliyet

KAÇAK KAZILAR SİT İLAN ETTİRDİ

Manisa’nın Gördes ilçesine bağlı Yakaköy sınırları içinde bulunan bir alan, kaçak kazılarda Roma dönemine ait eserler çıkması sonucu sit alanı oldu. Köylülerin “Gavurevi” dediği bölge, 1. derece arkeolojik sit alanı ilan edildi.
Yakaköy’ün yaklaşık 2 kilometre güneyinde bulunan bölgede geçen yıl kaçak kazı yapan 6 kişi gözaltına alınmıştı. Bu kazılarda, çeşitli şekil ve boyutlarda figürler ortaya çıkmıştı.
Manisa Müze Müdürlüğü’ne inceletilen eserlerin tarih olduğu anlaşılınca, bölgenin 1. derece arkeolojik sit olmasına karar verildi.
Yakaköy Köyü Muhtarı Mehmet Çelik, bölgenin koruma altına alınmasından memnun olduklarını belirterek, “Bu eserleri görmek için herkesi köyümüze bekliyoruz.” dedi.
haberler.com

21 Ağustos 2009 Cuma

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI !!!

Kültür ve turizm...Ülkemiz şüphesizki hem kültür hem de turizm açısından oldukça zengin bir ülke.Onlarca baraj,çimento fabrikaları, sanayi bölgeleri ile ülkemizin ekonomisini güçlendirmektense sahip olduğumuz kültürel değerleri ve turizm olanaklarını "hiçbir şey yok etmeden" makul bir şekilde değerlendirmemiz daha mantıklı bir haraket olur kanımca.Fakat ülkemizde kültür ve turizmden sorumlu olan bakanlık bu vahim duruma "DUR!!!" demekten aciz durumda.Elimizdeki nimetleri değerlendirmektense onları talan ederek yerine çeşitli imar faaliyetleri yapmak alışık olduğumuz bir durum malesef.
Sahip olunan imkanları göremeyen ve işleri genellikle kültürel mirasımızı yok etmek olan zihniyetler karşısında sesi soluğu pek çıkmayan "Kültür ve Turizm Bakanlığı", birbirinden bütünüyle bağımsız olmayan fakat idaresinin tek çatı altında gerçekleşmesinin pek sağlıklı olmadığı, "kültür" ve "turizm" değerlerini nasıl olacakta birlikte yönetecek???
Ülkemizde üzülerek belirtiyorum ki, kültür, turizmi kamçılamak için bir araç olarak kullanılmakta.Yani kültürel değerlerimiz tek başına hakettiği değeri görememekte.Başka bir deyişle; kültürel değerlerimiz, insanlığın ortak kültürel mirası olduğu için değil; turizmi canlandırması açısından önemli.Eğer sahip olduğumuz tüm tarihi,arkeolojik değerleri bu sebepten olsa bile "tam anlamıyla" koruyacaksak bir nebze olsada tamam...Fakat bu şekilde bile tam anlamıyla sahip çıkamıyoruz tarihin izlerine.
İçinde bulunduğumuz durum böyleyken,ilgili bakanlık kendi mıntıkasında bu kadar pasif iken, ülkemizin eritilmekte olan altın bilezikleri kültür ve turizm aynı çatı altında aynı kişiler tarafından yönetilmemeli.Kesinlikle ve kesinlikle "Kültür Bakanlığı" ve "Turizm Bakanlığı" olarak ayırlmalıdır.

Efe SUBAŞI

KADINLAR TARİH KAZIYOR


Samsun’un Vezirköprü ilçesine bağlı Oymaağaç köyündeki höyükte yürütülen ve Hititlerin dini merkezi Nerik’in izlerini bulabilmek için yapılan kazılarda erkek işçi bulunamayınca, iş köyün kadınlarına düştü.
Gerda Henkel Vakfı, Freie Universitesi, Deutsche Orient-Gesellschaft, Bilkent Üniversitesi, Knödler Decker Vakfı, Dresden Teknik Üniversitesi, Tepe Knauf özel sponsorların desteğiyle sürdürülen Oymaağaç kazılarının bu yılki bölümü kısa süre önce başladı.
Ancak, kazılara başlayabilmek için yeterli eleman bulamayan kazı ekibi, çareyi köyün kadınlarına çalışma teklifi götürmekte buldu.
Erkeklerin çeşitli bahanelerle çalışmak istememesi üzerine köydeki 15 kadını kazı ekibine dahil ettiğini belirten Kazı Başkanı Doç. Dr. Rainer Czichon, ekim ayına kadar sürecek kazıların gidişinden memnun olduğunu söyledi.
Kazıların bu yılki bölümüne başlarken işçi sorunu ile karşılaştıklarını ifade eden Czichon, şunları kaydetti:
”Kazılarda çalışacak arkeolog ve diğer teknik ekibin dışında yöreden işçi de çalıştırıyoruz. Ancak bu yıl erkeklerin bazıları başka işi olması, bazıları da çeşitli bahanelerle bizimle birlikte çalışmak istemedi. Biz de erkek işçi bulamayınca, evlerinde oturan bayanları işçi olarak aldık. Başlangıçta tereddüt olsa da sonradan işe alıştılar. Şu anda da sorunsuz çalışıyorlar.”
Kadınların erkeklere göre işlerinde daha titiz olduklarını da belirten Czichon, ”kadın işçiler erkeklerden daha dikkatli ve temiz çalışıyor. Evlerindeki temizlik gibi burada da titiz davranıyorlar” dedi.

--TARLA İŞİ GİBİ--

Kazıda çalışan kadın işçiler de evde boş oturmaktansa kazılarda çalışmayı tercih ettiklerini belirtti.
”Tarla da çalışmak gibi” diyen kadın işçilerden bazıları ise merak nedeniyle işe başladığını söyledi.
İşe başladıktan sonra keyif aldıklarını belirten kadın işçiler, ilk kez böyle bir uğraş içinde olduklarını ifade ederek, ”tarlada da toprakla uğraşıyorduk, burada da toprakla uğraşıyoruz” diye konuştu.

--KUTSAL ŞEHİR NERİK--

Oymaağaç kazılarında Hititlerin kutsal şehri Nerik’in izleri aranıyor. 2006 yılındaki yüzey araştırmaları sırasında bulunan çivi yazılı bir tablet parçasının yöreyle ilgili önemli ipuçları vermesi üzerine başlatılan kazılarda, Hitit krallarının tahta çıkmadan önce gelerek ”gök tanrı”ya ibadet ettiği yer olan Nerik’le ilgili buluntulara rastlandı.
10 yıldan fazla sürmesi beklenen Oymaağaç kazıları, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın izniyle Gerda Henkel Vakfı, Freie Universitesi, Deutsche Orient-Gesellschaft, Bilkent Üniversitesi, Knödler Decker Vakfı, Dresden Teknik Üniversitesi, Tepe Knauf ve özel sponsorların desteğiyle sürdürülüyor.

21.08.2009 Cumhuriyet

TARİHTEKİ İLK İMZA BULUNDU


Türkiye’de kazı çalışmaları süren 120 bölgede, geçen yıl çıkartılan 2 bin 84 tarihi eserle birinciliği elde eden Muğla’nın Yatağan İlçesi’ne bağlı Turgut Beldesi’ndeki Lagina Antik Kenti’nde tarihte atılan ‘ilk imza’ ve ‘ilk mülkiyet işareti’ bulundu.
Kazı heyeti başkanı Selçuk Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ahmet Tırpan, tabut şeklinde hazırlanan ve cesetlerin içine taşınıp gömüldüğü kulplu küp mezarlardan birinden çıkan pişmiş topraktan yapılma 5 bin yıllık damga mührün tarihte atılan ‘ilk imza’, ‘ilk mülkiyet işareti’ olduğunu söyledi.
Prof. Dr. Ahmet Tırpan, “Bu bulgu o dönemde kapitalizmi, ilk mülk edinme mücadelesini ortaya koymaktadır. Bu damga mühür, 5 bin yıl önceki kapitalizmin ilk belirleyici imzasıdır. Mühür eski çağ insanında ekonominin, mülk edinmenin, dolayısıyla kapitalizmin ilk işaretlerinden biridir” dedi. Prof. Dr. Tırpan, küp mezarlara hediye olarak konulan damga mühürün yanı sıra gözyaşı şişeleri, idoller, kesik gaga ağızlı testiler ve kesici aletlerin de günışığına çıkarıldığını kaydetti.
Lagina Antik Kenti’nde 80 kişiyle yürütülen kazılarda, bu yılın ilk altı ayı itibariyle 650 eser gün yüzüne çıkarıldı. Kazılarda M.S. 4. yüzyılda Roma döneminden kalma, bir askere ait olduğu düşünülen 1600 yıllık heykel başı gün yüzüne çıkartılarak koruma altına alındı. Aynı bölgede bulunan kömür havzasındaki kurtarma kazılarında ise M.Ö. 3000 yılına ait 5 bin yıllık önemli eserlere ulaşıldı. Eserler kazı evinde korumaya alındı. Kömür havzası içersindeki kurtarma kazılarında ayrıca, M.Ö. 3000 yılına ait ‘pitos’ adı verilen, taşınabilir 80 küp mezara ulaşıldı.
‘ESERLER DEPODA, ACİLEN MÜZE YAPILSIN’
Prof. Dr. Ahmet Tırpan, altında kömür yatakları bulunması nedeniyle küp mezarları bölgeden alıp daha önce dolgu yapılmış başka alanlara taşımak istediklerini söyledi.
Bu eserleri oluşturulacak açık hava müzesinde sergilemeyi hedeflediklerini aktaran Prof. Dr. Ahmet Tırpan, çıkartılan binlerce eserin müze depolarında kendi kaderlerine bırakılmasına tepki göstererek, Yatağan’a acilen bir müze yapılması gerektiğini vurguladı.
18.08.2009 Hürriyet

20 Ağustos 2009 Perşembe

ÇATALHÖYÜK'TE DAHA AKTİF ROL OYNAYACAK...

Selçuk Üniversitesi (S.Ü.) ile Çatalhöyük Araştırma Projesi arasında imzalanan protokolle, SÜ arkeoloji bölümü öğretim üyeleri ve öğrencileri kazılarda daha fazla aktif olarak çalışabilecek.
Protokol hakkında açıklama yapan SÜ Rektörü Prof. Dr. Süleyman Okudan, yapılan yeni anlaşma ile arkeoloji bölümü öğretim üyeleri ve öğrencilerinin, Batı Höyük’teki geç dönem mezarlarına ait bilgilere erişimlerinin sağlandığını, bu çerçevede bilimsel araştırma projesi gerçekleştireceklerini söyledi. Çatalhöyük Araştırma Projesi ile yapılan anlaşma kapsamında 3 yıldır öğrencilerin alandaki kazı çalışmalarına katıldığını belirten Rektör Okudan, “Öğrencilerimiz kazıları yürütmekte olan ekiple koordineli çalışarak dünyaca ünlü arkeologlarla tanışma ve tecrübelerini paylaşma imkanı buluyor. Bu paylaşımın öğrencilere büyük ayrıcalık sağlayacağına inanıyorum. Anlaşma çerçevesinde bu yıl Çatalhöyük ekibi ile TÜBİTAK destekli bilimsel bir araştırma projesi hazırlıyoruz. Projenin kabul edilmesi ile kazılardaki çalışmalar daha bilimsel bir boyut kazanacak. Ayrıca ortaklaşa sosyal programlar da düzenleyeceğiz” dedi.
SÜ ile ortaklaşa çalışma yürütmekten memnuniyet duyduğunu ifade eden kazı başkanı Prof. Dr. Ian Hodder ise, “Üniversite ile çok yakın bir çalışma programımız var. Üç yıl boyunca öğrenciler burada kazılara katıldı. Yeni anlaşma ile de bu yıl 4, gelecek yıl 8 öğrenci kazılarda görev alacak. Öğrenciler, kazıların nasıl yapıldığı, kazılarda çıkan bulguların nasıl incelendiğini uygulamalı olarak görüp, öğreniyorlar. Her yıl ortalama 22 ülkeden 120 civarında arkeolog ve öğrenci buradaki çalışmalara katılıyor.Buradaki çalışmaların öğrencilerin gelecekteki kariyerlerine büyük katkı sağlayacağına inanıyorum” şeklinde konuştu.
18.07.2009 Memleket

Selçuk Üniversitesi adına kesinlikle harika bir proje.Sonuçta Çatalhöyük ülkemizdeki en prestijli ve çok uluslu prehistorik kazılardan biri.Bu projede ülkemizden bir üniversiteninde hem akademik hem de öğrenci anlamında yer alması çok güzel bir gelişme.Tabi İstanbul Üniversitesinden Mihriban Özbaşaran hocamızıda unutmamak gerekir (:

Efe SUBAŞI

18 Ağustos 2009 Salı

NEOLİTİK’TEN SELÇUKLU’YA SESSİZ TANIKLAR


Rezzan Has müzesinde 31 Aralık 2009 tarihine kadar meraklıları bekleyecek olan “Neolitik’ten Selçuklu’ya Sessiz Tanıklar” adlı sergiyi dün ziyaret ettim. Günümüzden yaklaşık on bin yıl önce başlayan neolitik devrimden, geniş topraklara hükmetmiş Selçuklu’ya kadar, Anadolu ve çevresinde söz sahibi olmuş çeşitli medeniyetlere ait tarihi eserler muazzam bir biçimde kronolojik olarak teşhire sunulmuş. Tarihi eserler derken çok geniş bir yelpazeden bahsediyorum. Obsidyen, çakmaktaşı ok uçlarından M.Ö. 1 – M.S. 1. yüzyıllara tarihlenen bronz bir küvete kadar inanılmaz buluntular sergileniyor. Hepsi insan elinden çıkmış olan bu eserler o kadar ihtişamlı ki… Adeta gelen ziyaretçilere kendilerini göstermek için birbirleriyle yarışıyorlar. Oldukça uzun bir tarihi sürece tanıklık eden bu tarihi eserlerin her biri, ziyaretçilere, kullanıldıkları dönemi adeta dillenip anlatıyorlar. Her birinde tarihin izleri o kadar belirgin ki…
Bence bu sergiyi kaçırmamalısınız.31 Aralık 2009’ a kadar süreniz var…

Efe SUBAŞI

17 Ağustos 2009 Pazartesi

ÇOCUKLAR YEDİ BİN YIL ÖNCEKİ YAŞAMI ÖĞRENDİ


İç Anadolu’daki “kale kent” modelinin bilinen ilk örneği kabul edilen Aksaray’daki yedi bin yıllık Güvercinkayası’nda öğrencilere arkeoloji eğitimi veriliyor. Eğitimden bölge köylerindeki çocuklar yararlanıyor.
Kazı başkanı Prof. Dr. Sevil Gülçur, bu alanların ancak çevredeki aileler ve çocuklarının sahip çıkmasıyla korunabileceğini söyledi. “Hem Aşıklı Höyük hem de Güvercinkayası kazı alanlarının korunması ve gelecek nesillere taşınması için çocuklara arkeoloji eğitimi veriyoruz. Bu eğitimin, insanlık tarihinin binlerce yıllık izini taşıyan höyüklerde verilmesi gerektiğine inanıyoruz” dedi. Eğitim çalışması geçen yıl Demirci Beldesi’ndeki okullara yönelik başlatılmıştı. Bu yıl, Aşıklı Höyük’te çocuklara arkeoloji eğitimi Gülay Sert, Güvercinkayası’ndaki eğitimi ise Fatma Yıldız başkanlığında, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi ve Çapa Halk Sağlığı Anabilim Dalı’nda okuyan tıp öğrencileri verdi. Eğitime katılan çocuklara kazı alanının geçmişi, önemi anlatılıyor. Deneysel evde, eski yaşamı gözlerinde canlandırmaları sağlanıyor. Arkeologların çalışma yöntemleri izah edilerek, çocukların soruları cevaplanıyor. Prof. Dr. Gülçur, yaptıkları çalışmalarda yedi bin yıl önce zengin bir mutfak kültürü oluştuğunu saptadıklarını söyledi.
17.08.2009 Hürriyet

KOCAELİ'DE TARİH GÜN YÜZÜNE ÇIKARTILIYOR...

Kocaeli’nde daha önce Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca kamulaştırılan, üzerinde metruk bir bina bulunan yaklaşık 450 metrekarelik alanda temizlik çalışmalarının ardından arkeolojik kazı başlatıldı.
Kocaeli Müze Müdürü İlksen Özbay, Çukurbağ Mahallesi Bahariye Sokak’taki kazı yapılan yerde yaptığı açıklamada, adeta mahallenin çöplüğü olan kazı alanında temizlik çalışmalarının tamamlandığını ve parça parça arkeolojik kazı çalışmalarına başlandığını belirtti.
17 Ağustos Marmara depreminde alanda bulunan evin yıkılmasıyla yola çıkarak ilk çalışmaları 2001 yılında başlattıklarını ve bölgede bir kurtarma kazısı yaptıklarını anımsatan Özbay, ilk çalışmalarda Roma dönemine ait zafer tanrıçası figürü, kalkanlı asker panosu ile kadın başı heykelinin gün yüzüne çıkarıldığını, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın çalışma alanının yanında yaptığı kamulaştırmayla başlattıkları kurtarma kazısında ise kemik ve pano parçaları bulduklarını söyledi.
Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nden arkeolog ve sanat tarihçileri ile Müze Müdürlüğü kadrosundaki uzmanlarla kazı alanında titizlikle görev yaptıklarını ifade eden Özbay, kazı alanı hakkında şu bilgileri verdi: ”Eserler, muntazam olmayan şekilde dolgu malzemesi olarak alana atılmış. Buradaki eserlerin, 2. yüzyıl Roma döneminde kazanılan bir zafer anısına yapılmış taka ait malzemeler olduklarını düşünüyoruz. Bulduğumuz panoların devamı müzemizde de var.
Kazısı bitince alanı elimizdeki malzemeye göre ören yeri haline getirmeyi planlıyoruz. Bu gün bulduğumuz gibi olan boyalı panoları ise burada değil, müzede teşhir edeceğiz. Çukurbağ kazı alanı buluntuları gibi ayrı bir seksiyon oluşturacağız. Geçtiğimiz gün de benzer bir pano bulduk, bu ikincisi, bundan sonra bu tür malzemeler bulacağımıza inanıyorum.”
Panoya 3 metre toprak altında rastladıklarını dile getiren Özbay, ”Bu alan adeta mahallenin çöplüğüydü, temizlik bitti ve kazı çalışmalarına başladık. Çalışmalarda, 1.5 metrede küçük bir panoya, 2 metrede bir el buluntusuna, 3 metrede de panoya rastladık. Bundan sonra da pek çok benzer panoya rastlayacağımızı tahmin ediyorum” diye konuştu.
Özbay, önemli kişiler olduklarını belirten ”Medusa” figürü bulunan kadınların yer aldığı Roma dönemine ait panonun, bir zafer, kutlama anının kompozisyonu olduğunu kaydetti. Saçlı, Medusalı, tanrılaşmış, aristokrat olduğu anlaşılan iki kadın heykeli bulunan panoda, kadınların yanlarındaki kişinin onların hizmetkarı izlenimi verdiğini, kadınların boyutlarının da bir insan oranlamasına göre fazla uzun olduğunu sözlerine ekledi.
17.08.2009 ntvmsnbc.com

SİDE ANTİK KENT DEVLET AGORASI'NDA SONDAJLAMA ÇALIŞMALARI BAŞLADI




Antalya’nın Manavgat ilçesi Side Antik Tiyatro ve Diyonisos Tapınağı’nda sondaj çalışmasını tamamlayan Anadolu Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü arkeologları çalışmalarını Devlet Agorası’na kaydırdı.
Anadolu Üniversitesi’nin Side Antik Kent’te 24 Temmuz’da başladığı kazı çalışmalarının 4 Eylül’de sona ereceği bildirildi.Tarihi şehirdeki kazı çalışmalarını Anadolu Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Başkanı Doç. Dr. Hüseyin Sabri Alanyalı, eşi Doç. Dr. Feriştah Alanyalı ile birlikte 30 kişilik ekip yürütüyor.

15 Ağustos 2009 Cumartesi

İLK AVRUPALI...


Fotoğrafta, İLK AVRUPALI İNSAN'a bakıyorsunuz
Romanya'da bulunan 235 bin yıllık kafa iskeletinin kemikleri birleştirilerek Avrupa'da yaşayan ilk insanın portresi oluşturuldu. Carpathian Dağları bölgesinde bulunan kafatası ile çene kemiği parçalarından oluşturulan ve etlerle birleştirilen kafanın Afrika'dan Avrupa'ya gelen insanlardan kalma en eski örnek olduğu düşünülüyor. BBC 2 kanalının 'İnanılmaz İnsan Yolculuğu' belgeseli kapsamında yapılan araştırma sırasında ortaya çıkarılan kafatası halen Bristol Üniversitesi'nde sergileniyor.

ROMA VİLLASINDAN KALORİFER SİSTEMİ...


Roma villasından şu bilgi çıktı: KALORİFER sistemi bundan tam İKİBİN YIL ÖNCE KULLANILMIŞ
Çanakkale'nin Biga ilçesindeki Parion Antik Kenti'ndeki Roma dönemine ait yaklaşık 2 bin yıllık geçmişe sahip villanın, kalorifere benzeyen bir sistemle ısıtıldığı bildirildi.
Kazı Başkanı Prof. Dr. Cevat Başaran, yaptığı açıklamada, 2006 yılında antik tiyatro sahnesinin karşısında yapılan kazı çalışmalarında kalıntıları ortaya çıkarılan iç avlunun, revaklı bir ''Roma Villası''na ait olduğunun belirlendiğini söyledi.Binanın yaklaşık 2 bin yıl önce inşa edildiğine işaret eden Başaran, ''Bu villa, Roma döneminin gösterişli hayatını yansıtan bir mimari yapıya sahip'' dedi.Villanın avlusunun sütunlarla çevrili olduğunu, şu anki çalışmalarda ise avlunun etrafını açtıklarını ifade eden Başaran, ''Böylelikle yapının planını ortaya çıkarmaya çalışıyoruz. Buradaki mimari ögeler, villada çok lüks bir yaşamın olduğunu gösteriyor. Bu da Parion'un ne kadar zengin bir kültürel değere sahip olduğunu ifade ediyor. Villa geniş bir alana yayılıyor. Hemen antik tiyatronun karşısında inşa edilmesi ise burada çok önemli bir kişinin ikamet ettiğini gösteriyor'' diye konuştu.Villanın yapımında kullanılan malzemelerin hepsinin birinci sınıf, kaliteli mermer ve taşlardan yapıldığını vurgulayan Başaran, yapının merkezinde bir havuz, havuzun etrafında ise sütunlar bulunduğunu belirtti.-''YAPININ EN ÖNEMİ ÖZELLİĞİ ISITMA SİSTEMİ''-Prof. Dr. Cevat Başaran, bu yapının en önemli özelliğinin ısıtma sistemi olduğunu vurguladı.Sistem hakkında bilgi veren Başaran, ''Bu ısıtma sisteminde, ateşin yandığı bir merkez var. Burada ısıtılan su ya da ortaya çıkan buhar, duvar ve zemine yerleştirilen kanallar yardımıyla binanın içinde sürekli devir daim yaparak, sıcaklığın belirli bir oranda tutulmasını sağlıyor. Bu sistem, günümüzdeki kalorifer sisteminin ilk örnekleri arasındadır'' dedi.Başaran, villanın bazı yerlerinin yoğun tahribat sonucu kullanılamaz hale geldiğini kaydetti.

13 Ağustos 2009 Perşembe

AYAK İZİ


1.5 MİLYON YIL ÖNCE DE İNSAN AYNI ANATOMİYE SAHİPTİ, BUNUN KANITI: 1,5 milyon yıllık ayak izidir
Kenya'da bulunan 1,5 milyon yıllık ayak izleri, insanların çok uzun yıllar önce de anatomik olarak bugünkü ile aynı ayaklar üzerinde yürüdüğünü gösterdi.
İngiltere'deki Bournemouth Üniversitesi'nden Matthew Bennett, Kenya'nın kuzeyindeki Ileret bölgesi yakınında 2 tortul tabakasında bulunan 1,5 milyon yıllık ayak izlerinin, modern insanınkiyle temel olarak aynı anatomiye sahip olduğunun en eski göstergesi olduğunu belirtti.Bennett, ayak izlerinin, normalde fosilleşmiş kemiklerde bulunmayan yumuşak dokuların biçim ve yapılarına dair bilgiler de içerdiğini vurguladı.Profesör Bennett, modern insanların ve fosilleşmiş eski insanların ayak izleri arasında yapılan karşılaştırmanın tarafsız olması için Kenya'da bulunan ayak izlerini numaralandırdı, bilgisayarda taradı ve bu şekilde değerlendirdi.1,5 milyon yıllık ayak izlerinden birinin fotoğrafı Science dergisinin son sayısının kapağını süslüyor.

NEMRUT


Nemrut heykellerini bakteriler koruyacak
ODTÜ uygulaması:
Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) ile Kültür ve Turizm Bakanlığı arasında 2007 yılında imzalanan "Kommagene-Nemrut Koruma ve Geliştirme Programı'' kapsamında, Nemrut Dağı'nda başlatılan çalışmalar devam ediyor. ODTÜ Mimarlık Fakültesi Öğretim Üyesi ve Nemrut Dağı'ndaki projenin sorumlusu Prof. Dr. Emine Caner Saltık, heykellerdeki tahribatı en aza indirmek için bakteri kullandıklarını söyledi. Prof. Dr. Saltık, "Buradaki yaklaşımımız, taşın yapısına benzer yapı oluşturarak taşı tamir etmek. Dolgu malzemelerinin içine koyduğumuz bakteriler ile sağlıklı bir kalsit tabakası oluşturmasını sağlamaya çalışıyoruz" dedi.

DÖRT BİN YILLIK İNSAN BEYİNLERİ


Dört bin yıllık insan beyinleri bulundu
Kütahya'nın Seyitömer beldesi yakınlarındaki höyükte ilginç kalıntılara ulaşıldı. Kurtarma kazılarında 6 insan iskeletine ait kafataslarının içinde şekli bozulmamış beyinler bulundu.
Kazı grubu başkanı Prof. Dr. Nejat Bilgen, MÖ 1800'lü yıllara ait olduğunu tahmin ettikleri bu kişilerin yangında ölmesi sonucu karbonlaştığından şeklinin bozulmadığını düşündüklerini söyledi. Bilgen, kalıntıların bu yıl ki kazılarda elde edilen en önemli bulgu olduğunu kaydetti.

11 Ağustos 2009 Salı

Hasankeyf'e Sadakat



Hasankeyf, tarihteki önemini Artuklular'ın 1101 yılında buraya hakim olması ile kazandı. Bu tarihten itibaren o günkü ismi ile Hısn Keyfa, Orta Çağ'ın önemli şehirlerinden biri oldu. Artuklular, bölgenin idaresinde zaman zaman söz sahibi oldukları gibi, Hasankeyf'te de önemli eserler bıraktı.
Kuzeyden güneye kıvrılıp giden Dicle nehri üzerinde yer alması ve o günlerde ticaretin önemli bir kısmının nehir yoluyla yapılması nedeniyle Hasankeyf, ticari ve ekonomik olarak da gelişti.
Hasankeyf'i Artuklular'dan alan (1232) Eyyubiler, henüz bölgeye tam hakim olamadan Moğol istilasi ve harabiyeti ile karşılaştı. Birçok yerleşim yeri gibi burası da altüst oldu.
Eyyubiler, Moğol şokunu atlattıktan sonra 14. yüzyıl başlarından itibaren Hasankeyf'i yeniden imar etmeye başladı. Özellikle bugün Hasankeyf'te bulunan birçok eserde imzası bulunan Eyyubiler'in, Sultan Süleyman zamanında bu imar faaliyeti zirveye ulaştı. Hasankeyf, bu yıllarda tarihinin en parlak dönemlerinden birini yaşadı.
Nihayet Osmanlılar'ın gücüne karşı direnemeyen, Safeviler'in baskıları ve iç hesaplaşmalarla iyice yıpranan Eyyubiler, 1515 yılında burayı Osmanlılar'a bıraktı. Bu tarihten itibaren şehir, tarihi önemini kaybederek günümüze geldi.

Uzunca bir süre "Hasankeyf'e Sadakat" sloganı ile Hasankeyf'in baraj altında kalmaması için çabalar sarfedildi.Peki ya Hasankeyf'i yok edecek tek etken yapılacak olan baraj mıdır?Hayır...Bilinçsizlik, Hasankeyf'i her gün biraz daha kemiriyor.Elbette baraja engel olmak,sadece Türkiye'nin değil tüm dünya'nın kültürel mirası olan Hasankeyf'i korumak hepimizin görevidir ama en az bu görev kadar önemli olan başka bir husus vardır ; oradaki halkın bilinçlenmesi için gerekli olan eğitim ve oradaki insanlarımıza gerçekleri göstermek...Maalesef oradaki insanlarımız yapılacak olan baraj ile kendilerine istihdam alanı oluşacağına inanmış durumdalar ve içten içe Hasankeyf'i yani tarihlerini sular altına gömmeye hazırlar,razılar.Fakat böyle bir istihdam alanı oluşmayacak.Bu durumda görevlerimizden biride oradaki halkı oradaki insanlarımızı bilinçlendirmek olmalı.

Hasankeyf'de çektiğim fotoğrafların bazılarını metnin üstünde sizle paylaşıyorum.
Efe SUBAŞI

Hoşgörü şehri ; Mardin'den...

























































































































Hoşgörü şehri Mardin'den , 2007 yazında çektiğim bazı kareler...Birçok insanımızda var olan yurtdışını görme sevdası ülkemizdeki nice güzellikleri bakir kılıyor...Belkide böylesi daha güzeldir,ne dersiniz???
Efe SUBAŞI

ARKEOLOJİK ACI...

Arkeoloji...Neredeyse ülkemizde çoğu insanın hayalindeki meslek desem abartmış olmam sanırım.Herkesin arkeoloji ile ilgili mutlaka bir hikayesi veya soracağı soru vardır.Açıkcası insanların hikayelerine ortak olmak ve onların sorularına yanıt vermek,verdiğimiz yanıtlarla onları tatmin edebilmek çok keyifli bir şey.
Arkeoloji amatör anlamda(defineci olarak değil !!!) çok keyifli ve heyecan verici...Fakat daha profesyonel baktığımızda maalesef günümüzde aynı heyecanı ve keyfi alamıyoruz.Günümüzde sözde kültürel mirası koruma politikaları o kadar boş ve yalan ki...Küçük hesaplar peşinde koşan,rant davaları için herşeyinden(insanlığı dahil) vazgeçen o kadar çok materyalist zihniyet var ki..Malesef insanlığın kültürel mirası bu tip mikroplardan dolayı her geçen gün yok oluyor,talan ediliyor.Talanın birde farklı bir boyutu var:definecilik!!!Acı bir gerçek var ki Türkiye'de 60.000 den fazla defineci solumakta fakat arkeolog sayısının 60.000 e ulaşmasına daha çok var.Ulaşmakta yetmez,istihdam alanı lazım.Ve başka bir acı gerçek var ki ; ülkemizde herhangi bir üniversitenin arkeoloji bölümünden mezun olan bir kişinin pratik bilgisi yani arazi bilgisi bir defineciden daha az.Defineci dediğimiz insanların konuya daha hakim olması trajikomik bir durum değil mi?
Demekki hem akademik anlamda hem de politik anlamda revizyon elzemdir.Peki kim yapacak bu revizyonu?Yıllardır kazısını yapmasına rağmen bir tanecik yayını olmadan profesör olan sevgili,sayın,emsalsiz bir o kadar da kibirli ve göklerde uçan ve malesef hoca sıfatını alan kişiler mi yoksa 50 yıllık ömrü olan bir baraj için binlerce yıllık tarihi olan bir alanı yok etmeye razı olan bozuk zihniyetli canlılar mı?
Bu yazdıklarım elbette çok yüzeysel..Ve sahip olduğumuz sorunlarımızın sadece birkaçı..Vahim durumlar, acınası vaziyetler fazlasıyla mevcuttur.Birşeylerin düzelmesini istiyorsak değişikliğe kökten başlamak gerekmez mi???Çok uzun vadede sonuç almamız kaçınılmaz olsa bile zararın neresinden dönsek kar değil mi???

Efe SUBAŞI